VAR OLMA KILAVUZU

 

UYKUDA MI, ÖLMÜŞ MÜ?

 

“Algı, dünyayı bize hazır bir bilgi olarak sunmaz; onunla ilişki kurmamıza izin verir.”

Maurice Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi, 2017

 

“Bir yatağa sırtüstü uzanmış durumdaydı. Kafasını, üzerine koyduğu yumuşak yastıkta geriye doğru bastırmıştı. Eskimoların soğuktan korunmak için başlarına taktıkları tüylü bereleri andıran dalgalı saçları özenle taranmış ve yastığın üzerine hafifçe yayılmıştı. Açık tenli, solgun sayılabilecek yüzü İskandinav veya Anglosakson kökenli olabileceği izlenimi veriyordu. Geniş denilebilecek alnında henüz hiçbir çizgi yoktu. İnce ve şekilli kaşları kapalı gözlerinin üzerinden şakaklarına doğru uzanıyordu. Sanki kalemle çizilmiş iki düz çizgi biçiminde görünen kirpikleri, usulca örtülmüş göz kapaklarının altında bir süs gibi duruyordu. Küçük, kalkık burnunun delikleri hava almak istercesine açılmıştı. Kenarlarından aşağıya doğru hafif sarkık ince dudakları kapalıydı. Şekilli, geniş çenesinin önde açı oluşturan ucu yukarıya bakıyordu. Kafasına göre küçük gözüken kulakları başının iki yanında alışılmışın biraz altında duruyordu. Uzun, ince boynunun ortasında belirginleşen âdem elması bedeninin zayıflığını ortaya çıkarıyordu. Bıyığı ve sakalı bulunmayan yüzü pürüzsüzdü. Yüz ifadesinden duygusu tam olarak okunamasa da huzurlu ve sakin görünüyordu.

Çizgili gömleği en üst düğmesine kadar ve yünlü iç yeleğinin bütün düğmeleri özenle iliklenmişti. Kaşe ceketinin ön kanatları açık ve birbirine uzak duruyordu. Her iki eli pantolon ceplerinde duruyordu, yumruklarını sıkmış gibiydi. Rustik görünümlü fitilli kadife pantolonu oldukça yıpranmış, diz bölgelerinde potlar oluşmuştu. Bacaklarını sıkıca birbirine bitiştirmişti. Pantolon paçaları dışarıya doğru kıvrılmıştı. Bağcıklı postallarının deri yüzeyi kırışmış, tabanları fazla kullanılmaktan eskimiş görünüyordu. Ayakları, üzerinde yattığı döşeğin kenarından dışarıya doğru sarkıyordu. Kaba ve sert görünümlü döşeğin üzerinde buruşuk ve kirli bir çarşaf vardı.

Bir döşekte sırtüstü uzanmış vaziyette olan genç adamın, bu haliyle, uykuda mı ölmüş mü olduğu anlaşılamıyordu.”

Yukarıda okuduğunuz satırlar, sizde ne tür izlenimler oluşturdu bilemiyorum. Bu satırları, derginin ‘Sûret’ temalı son sayısı için e-posta adresime gönderilen fotoğraflar arasından seçtiğim bir fotoğrafa bakarak yazdım. Yazarken, fotoğrafta gördüklerimi olabildiğince nesnel ve yüksüz bir yaklaşım içinde yansıtmaya çalıştım. Çok özen göstersem de bunu başarabildiğimden emin değilim.

Bunun birkaç sebebi var: Birincisi; bir fotoğrafa bakmak görünüşte basit bir eylem olsa da zihnin derin yapılarında çok daha karmaşık bir sürece dönüşür. Göz, yalnızca ışığın biçimlenmiş halini yakalar, renkleri, çizgileri ve yüzeyleri kavrar. Fakat görüntü burada donup kalmaz. Bilgiyi retinadan alıp beyne taşıyan ince sinyaller, varlığın dışarıdan gelen çıplak izlenimini iç dünyanın koridorlarına taşır. Bu ilk temas, henüz bir ‘görüş’ değil, bir potansiyeldir. Zihnin onu anlam, çağrışım ve duygu ile doldurması beklenen ham bir izdir. Bu iz, belleğin yarı karanlık raflarında saklı duran yaşantılarla buluşur. Bir fotoğrafa baktığımız anda; daha önce gördüğümüz yüzler, çocuklukta kalmış bir kokunun veya rengin taşıdığı duygu, hiç bilincimize çıkmamış bir arzunun gölgesi o görüntünün üzerine serilir. Psikolojik süreç burada devreye girer: Gördüğümüz şey, yalnızca dış dünyanın bir kesiti değil, bizi biz yapan tüm ilişkisel ve duygusal örüntülerle harmanlanmış bir içsel sahnedir. Fotoğraf, bir yüzey olmaktan çıkar; bilinçdışıyla, anı ile, dil ile ve kişisel öykümüzle iç içe geçen çok katmanlı bir imge haline gelir. Bu dönüşümün içinde felsefi bir boyut da gizlidir: Zihin, her görüntüyü aslında varlığın kendisine dair yeni bir soru olarak alır. Fotoğraf, ‘orada olan’ ile ‘içimizde beliren’ imge arasındaki uçurumu görünür kılar. Dışarıdan gelen ışık içimizdeki karanlığa çarptığında artık aynı kalmaz, karanlık onu kendi anlamlarıyla yeniden şekillendirir. Bu yüzden zihinde oluşan her imge, hem bir algı hem bir yaratım hem bir keşif hem de bir hatırlayıştır. Bir fotoğrafa bakmak, aslında kendimize kısa bir bakış fırlatmaktır. Gördüğümüz şey, her zaman biraz dış dünyayı, biraz da iç dünyamızı temsil eder.

İkincisi; bir fotoğrafa baktığımız anda, aslında yalnızca pasif bir görüntüyü algılamayız; bakışımız o görüntünün anlamını, hatta varlığını yeniden kurar. Kuantum fiziğinin ‘gözlemci etkisi’ olarak adlandırılan ilkesi bağlamında, bir parçacığın ölçümle birlikte davranışını değiştirmesi gibi, zihnimiz de fotoğrafın yüzeysel verilerini ölçerken onu dönüştürür. Bakış, nesneyi olduğu haliyle değil, bizim ona yönelttiğimiz dikkat biçimiyle şekillendirir. Işığın, gölgelerin, mekânın ve yüz ifadelerinin anlamı, gözlemcinin iç dünyasından geçerek yeni bir düzende görünür hale gelir. Böylece izlediğimiz şey yalnızca fotoğraf değildir; fotoğraf-zihin etkileşiminde her kare, hem fiziksel gerçekliği hem de gözlemcinin bilinç dalgasını taşıyan bir ortak yaratım alanına dönüşür.

Gözlemci etkisi, bir parçacığın konum ya da momentum gibi özelliklerinin ölçüm yapılana kadar kesin bir değere sahip olmaması ve ölçümün bu belirsizlik alanını tek bir somut sonuca yönlendirmesi anlamına gelir. Ölçümden önce kuantum sistemleri, birden çok olası halin aynı anda mümkün olduğu çoklu ihtimaller durumunda bulunur; ancak gözlem, bu hassas durumu bozarak sistemi belirli bir değer almaya zorlar. İlk olarak 1801 yılında İngiliz fizikçi Thomas Young tarafından gerçekleştirilen ‘Çift Yarık Deneyi’, modern fizikte elektronların, fotonların ve diğer temel nesnelerin ‘Dalga-Parçacık İkiliği’ni gösteren temel bir fizik deneyidir. Deneyde ışık, elektron ya da diğer kuantum parçacıkları yan yana açılmış iki dar yarıktan geçirilir. Klasik beklenti, bu parçacıkların küçük tanecikler gibi davranarak ekranda yalnızca iki yoğunlaşma bandı oluşturmasıdır. Ancak deney bambaşka bir tablo ortaya koyar: Parçacıklar tek tek gönderilse bile ekranda dalgalara özgü ‘girişim desenleri’ oluşur. Bu, her bir parçacığın sanki her iki yarıktan aynı anda geçiyormuş gibi davranmasından kaynaklanır ve maddenin dalga niteliğini açıkça gösterir. Deneyin en çarpıcı yönü ise parçacığın hangi yarıktan geçtiğini belirlemeye yönelik bir ‘ölçüm’ yapıldığında ortaya çıkar: Gözlem devreye girdiği anda girişim deseni yok olur, dalgaya özgü davranış kaybolur ve parçacık, tek bir yolu izlemiş gibi davranarak yalnızca iki bant oluşturur. Yani ölçümün kendisi, sistemin davranış biçimini radikal bir şekilde değiştirir. Bu etki, gözlemin kendisinin -yani ölçüm cihazıyla parçacık arasındaki fiziksel etkileşimin- kuantum sisteminin durumunu değiştirdiğini ve kuantum düzeyinde ölçümün pasif bir kayıt değil, sistemin davranışını doğrudan etkileyen aktif bir süreç olduğunu gösterir. Deney, kuantum dünyasında gerçekliğin pasif bir şekilde ‘orada’ duran bir şey olmadığını, gözlem ve etkileşimle şekillenen, hatta bizzat gözlem tarafından belirli bir biçime yönlendirilen bir yapı taşıdığını ortaya koyar. Bu nedenle Çift Yarık Deneyi, yalnızca fizik tarihinde bir kilometre taşı değil; aynı zamanda gerçekliğin doğası, gözlemin rolü ve bilginin sınırları üzerine felsefi tartışmaların da temelini oluşturan simgesel bir deneydir.

Macar asıllı Amerikalı matematikçi ve teorik fizikçi John von Neumann’ın 1932’de yayımladığı ‘Kuantum Mekaniğinin Matematiksel Temelleri’ adlı eserindeki görüşü, kuantum ölçüm problemini açıklamak için ortaya attığı bir yaklaşımdır. Ona göre; kuantum sistemleri ölçülene kadar yalnızca olasılıklarla tanımlanan belirsiz bir durumda bulunur ve bu belirsizliği kesin bir sonuca dönüştüren şey herhangi bir fiziksel mekanizma değil, bizzat gözlemcinin bilincidir. Ölçüm cihazlarının da kuantum kurallarına tabi fiziksel sistemler olduğu için kendi başlarına sonuç ‘üretemeyeceğini’, dolayısıyla ölçüm zincirinin hiçbir fiziksel aşamasında belirli bir değer oluşamayacağını savunur. Bu zincirin sonunda yer alan tek niteliksel farkın, ölçüm sonucunu fark eden bilinçli zihin olduğunu ileri sürer. Böylece ‘kesinleşme’ ya da kuantum durumunun tek bir sonuca yönelmesi, fiziksel evren içinde içsel olarak açıklanamayacak bir süreç olarak görülür ve bilinç, bu belirsizlik alanını tek bir gerçekliğe dönüştüren aktif bir unsur olarak konumlandırılır.

Bir fotona baktığımız anda onun davranışını değiştirmemiz nasıl fiziksel bir gerçekse, insan ilişkilerinde de bir varlığa yönelttiğimiz dikkat, ilgi, niyet ve bakış, o varlığın bize görünüş biçimini değiştirir. Gözlenmeyen parçacık nasıl dalga halinde olasılıkların içinde akıyorsa, bir insan da kimse tarafından görülmediğinde kendi iç olasılıkları, sessiz eğilimleri ve gizli yönleriyle var olur. Fakat ona dikkatle baktığımız, onu gözlemlediğimiz, onunla temas kurduğumuz anda, o da kendisini belirli bir duygu, davranış, kişilik ve kimlik yapısı içinde açığa çıkarır.

Bu benzetme, Heidegger’in varlık düşüncesinin merkezinde yer alan bir kavram olan ‘açığa çıkma hali (aletheia)’ düşüncesiyle de örtüşür. Aletheia, dilsel kökeniyle ‘a-letheia’ (gizlenmemişlik) anlamına gelir. Heidegger’e göre açığa çıkma, ‘gizlenmiş olanın belirginleşmesi, bir varlığın gizinden sıyrılarak görünür hale gelmesi, yani kendi hakikatini bize açması’ demektir. Ancak bu açılma hiçbir zaman bütünüyle gerçekleşmez; hakikatin her açılışında bir ‘geri çekilme’, bir ‘örtü’ payı vardır. İşte bu yüzden hakikat, açıklık ile gizlilik arasındaki dinamik denge halidir. Dünya hem gizleyen hem de gizini açan bir yapıdadır. Gizleme (verbergung) varlıkların özlerinin doğrudan görünür olmaması, açığa çıkma eylemi (entbergen) ise bu özün görünürlük kazanması demektir. Entbergen dış yüzün görünmesinden ziyade, varlığın kendisini insanın önüne koyması, dünyada hem görünen hem de gizli yönleriyle belirmesidir. İnsan hakikati ‘üreten’ değil, hakikatin ortaya çıkışına ‘tanıklık eden’ bir varlıktır. Bu nedenle Heidegger’e göre hakikat, varlığın kendisini açtığı ontolojik bir olma halidir. İnsan ise bu açılışa katılan, onun içerisinde bulunan, varlığın belirme alanını paylaşabilen bir tanıktır. Bir insanın bakışı, dünyayı, ötekini ve kendisini dönüştüren yaratıcı bir eylemdir. Varlık, kendisine yöneltilen bakışın niteliğiyle biçim değiştirir. Sûret de varlık ile bakışın karşılaşma anında oluşan, varlığın görünürlüğünü sağlayan bir hakikat biçimidir.

‘Sûret’ kelimesi köken olarak Arapça şūra (صورة) sözcüğünden gelir ve çoğulu şuwar (صور) şeklindedir; kök harfleri ş-w-r olan bu sözcük Arapça’da bir varlığın dış biçimini, görünümünü, yüzünü, formunu ve temsili ifade eder. İslam felsefesi geleneğinde sûret, varlığın ‘form’ olarak belirdiği ontolojik boyutla ilişkilidir: İbn Sînâ’da nesnenin biçimi ve maddeden ayrılan anlamı, Fahruddin Râzî’de temsil ve tasavvur, İbn Arabî’de ise hakikatin dışa taşan görünüşü anlamına gelir. Bu kavram Osmanlı Türkçesine hem ‘biçim’ hem ‘resim’ hem de ‘zihinde beliren temsil’ anlamlarıyla yerleşmiş, klasik estetik, tasavvuf ve sanat metinlerinde geniş biçimde kullanılmıştır. Modern Türkçeye miras kalan bu kelime, halâ ‘görünüm, şekil, biçim, yüz’ anlamlarını taşır; kimi bağlamlarda ‘resim’ ya da ‘imge’ye yaklaşsa da köken itibarıyla daha çok görünüş ve form kavramıyla ilişkilidir. Böylece sûret, hem tarihsel hem kavramsal olarak, Arapça’dan Türkçe’ye aktarılan ve felsefi gelenek içinde zengin bir anlam evreni taşıyan bir kelimedir.

Klasik anlamda sûret kavramının düşünce tarihindeki kökeni, Aristoteles’ in ‘form’ (morphē) anlayışında temellenir. Aristoteles, varlığı iki temel ilke üzerinden açıklar: madde (hyle) ve form (morphē). Madde varlığın henüz belirlenmemiş, biçim kazanmayı bekleyen yönüdür; tek başına bir ‘şey’ değildir, ancak o şeyin olma imkânını taşır. Form ise bu potansiyelin gerçekleşmiş halidir; bir varlığa düzen, yapı ve kimlik kazandıran ilkeyi ifade eder. Madde ‘ham kapasite’ iken form ‘gerçekleşmiş anlam’dır. Böylece var olan her şey madde-form birliğiyle ortaya çıkar: madde olmadan formun taşıyıcısı, form olmadan maddenin belirleyicisi yoktur. Bu birlik hem ontolojinin hem de metafiziğin en temel açıklama biçimidir.

Bu yaklaşım daha sonra Helenistik felsefe aracılığıyla Orta Çağ’a taşınmış ve İslam dünyasında ‘madde (heyûlâ) - sûret (form)’ kavram çiftine dönüşmüştür. Dolayısıyla ‘sûret’ terimi, Aristotelesçi form anlayışının Arapça-İslami terminolojiye uyarlanmış karşılığıdır ve bu kavram, varlığın anlaşılabilirliği, belirginliği ve kimlik kazanması bakımından ontolojik bir ilke olarak kullanılagelmiştir. Sufi gelenekte ise, daha derin ve çok katmanlı bir anlam taşır.

Tasavvufta suret; dış görünüş anlamının yanı sıra, varlığın hakikatini örten ve aynı zamanda ona işaret eden ontolojik bir perde, bir tezahür biçimi, ‘ruhun elbisesi’, ‘mânânın formu’ olarak ele alınır. Varlığın ‘şekli’ olmaktan çok, ‘görünüşte hakikat kazanması’ olarak kabul edilir: bir anlamın beden bulması, bir hakikatin görünür hale gelmesi, bir ruhun yüz kazanmasıdır. Âlemin Allah’ın isim ve sıfatlarıyla görünür hale gelmiş yönüdür; bu yüzden aldatıcıdır ama bütünüyle yanıltıcı değildir. Bir ‘gölge’dir, ancak gölgesi olunan şeyi haber verir. İbn Sînâ’da sûret, maddenin biçim kazanmasıyla varlığa bürünür; varlığın tanınabilirliği ve kavranabilirliği olarak görülür. İbn Arabî’de ise hakikatin tezahürü, görünüş alanı, ilahî isimlerin âlemde zuhur ettiği perde ve aynadır. Hem sınav hem imkândır, hakikati örterken ona doğru çağırır. Sûretsiz hakikat düşünülemez, çünkü hakikat ancak görünüş kazandığında idrak edilebilir. Sûret gönle düştüğünde bir imgeye, yani kalpteki ‘misal’ düzeyine dönüşür. Bu dönüşüm sûretin hakikate açılmasını sağlayan içsel bir kapıdır. İnsan da sûreti itibarıyla beden, mânası itibarıyla ruhtur; sûret kabuk, mâna özdür. Mevlânâ’nın “Sûrete bakma, mânaya bak” sözü bu ayrımın en yalın ifadesidir. Tasavvufun amacı sûreti reddetmek değil, sûretin ardındaki mânayı görebilecek bir kalp berraklığına ulaşmaktır; çünkü sûret, hakikate açılan ilk kapıdır.

Fenomenoloji’nin kurucusu Çek filozof Edmund Husserl’de klasik sûret kavramına en yakın terim ‘imge-bilinç (Bildbewusstsein)’ tanımlamasıdır. Ona göre imge, bir dış nesnenin pasif bir yansıması değildir; bilincin onu belirli bir perspektif, yönelim ve anlam çerçevesi içinde yeniden kurmasıdır. Nesne bize ham haliyle sunulmaz; onun anlamca şekillendirilmiş görüntüsü bilincin yönelimi içinde ortaya çıkar. Husserl imgeyi; bilincin bir şeye yönelerek anlam oluşturduğu içerik biçiminde ele alır. ‘Yönelimsellik (intentionality)’ olarak tanımladığı kavram çerçevesinde, bilinçte her yaşantının mutlaka bir şeye yönelik olduğunu ifade eder. Bilinç asla kendine kapalı bir iç dünya değildir; algılama, hatırlama, hayal etme, sevme, düşünme gibi her bilinç eylemi mutlaka bir nesneye, içeriğe ya da anlama yönelmiş bir etkinliktir. Yönelimsellik bu nedenle bilincin temel yapısıdır, bilinç ile dünya arasındaki fenomenolojik köprüdür.

Noema’ kavramı da burada devreye girer: noema, bilincin yöneldiği nesnenin ‘anlamlı görünüşü’dür. Yani nesnenin kendisi değil, bilinçte anlam kazanmış halidir. Noema, bilincin dış dünyayı nasıl yapılandırdığını, nasıl anladığını ve nasıl görülür kıldığını belirler. Dolayısıyla klasik sûret nesnenin dış biçimini ve görünüşünü anlatırken, Husserl’de noema, o görünüşün bilince nasıl verildiğini ve bilinç tarafından nasıl anlamlandırıldığını ifade eder. Husserl düşüncesinde ‘var olanın görünür olması’ açısından sûrete en yakın karşılık imge-bilinç ve onun oluşturduğu noematik görünüştür.

Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty, Husserl’in fenomenolojisini beden merkezli bir yaklaşımla yeniden yorumlar ve algıyı ‘temsil’den çok ‘bedensel katılım’ olarak tanımlar. Ona göre beden, dünyayı dışarıdan seyreden bir bilinç zemini değil, bizzat dünyanın dokusu içine gömülü bir varoluş biçimidir. Bu nedenle algı, dünyayla kurulan bir karşılıklı açılma ve birbirine eklemlenme ilişkisidir. Merleau-Ponty’nin ‘görünür ve görünmez’ ayrımı, her görünenin içinde görünmeyen bir derinlik taşıdığını vurgular; algı yalnızca yüzeysel formların alımlanması değildir, aynı zamanda bu yüzeyleri mümkün kılan arka-planın sezilmesidir. Resmin derinliği, bedenin hareketi, mekânın yönleri gibi unsurlar, algının yalnızca nesnel verilere değil, bedensel yönelimlere ve dünyayla kurulan yerleşik ilişkilere bağlı olduğunu gösterir. Bu çerçevede imge, yalnızca zihinsel bir temsil değil; bedenin dünyayı anlamlandırırken oluşturduğu çok katmanlı bir görünüştür.  Bu doğrultuda geliştirdiği ‘doku (flesh)’ ve ‘çakışma (chiasm)’ kavramları, onun en verimli felsefi katkıları olarak değerlendirilir. Merleau-Ponty için flesh; dünya ile beden, özne ile nesne, görünen ile gören arasında ortak bir varlık dokusudur. Beden ile dünya arasındaki görünür–görünmez birlikteliğini mümkün kılan, hem öznenin hem nesnenin kökensel ortak dokusudur. Bu nedenle hem fiziksel hem algısal hem de ontolojik bir kategori olarak anlaşılmalıdır. Ona göre beden dünyayı dışarıdan seyreden ayrı bir varlık değildir, aynı dokudan yapılmıştır. Merleau-Ponty flesh kavramının doğal devamı olan chiasm düşüncesini de şöyle açıklar: “Bedenim dünyayı görür, dokunur, işitir. Ama aynı anda dünya da bedenime görünürlüğünü, dokunurluğunu ‘sunarak’ temas eder.”

Bir fotoğrafta, gözleri kapalı bir şekilde uzanan birinin uykuda mı yoksa ölmüş mü olduğunu ayırt edemeyişimiz, görüntünün kendi başına kesin bir gerçeklik taşımadığını; ancak bizim bakışımızla anlam kazandığını gösterir. Fotoğraf, zamanı dondurur fakat hakikati donduramaz; yalnızca olasılıkların yüzeye vurmuş bir anıdır. Bu nedenle görüntü, tıpkı gözlemlenmeyen bir kuantum sisteminde olduğu gibi, bir arada var olan ihtimalleri bünyesinde taşır. Biz onu ‘gördüğümüzde’ ise bu belirsizlik, bilinçte tek bir yoruma indirgenme eğilimi taşır; ama ortaya çıkan anlam fotoğrafın değil, bizim anlamlandırma ihtiyacımızın ürünüdür.

Bir nesneye bakarken, kendi korkularımızı, kaygılarımızı, merakımızı ve sezgilerimizi görüntüye yansıtırız; ölüm ile uyku arasındaki çizgiyi ayıran şey bu yüzden fotoğraf değil, içsel dünyamızdır. Görüntü, ancak onu yorumlayan öznenin varlık anlayışı içinde belirir; fotoğraftaki kişi, bizim dikkatimizde hayat ile ölüm arasında askıda duran bir imgeye dönüşür. Böylece fotoğrafın gerçekliği değil, gerçekliğin bizde uyandırdığı yankı konuşur; hakikat kameranın değil, bakanın içinde açığa çıkar.

Schrödinger’in gözünden bakıldığında böyle bir fotoğraf, klasik dünyanın katı sınırlarına taşınmış bir ‘eşzamanlı olasılık’ meselesi gibidir. Fotoğrafta gözleri kapalı bir beden görülür; fakat bu bedenin gerçek durumu görüntünün kendisinde belirip kristalleşmez. Fotoğraf, tıpkı Schrödinger’in düşünce deneyindeki kedi gibi, hakikatin kendini göstermeyi ertelediği bir eşiğe dönüşür: Kişi hem ‘uykuda’ hem de ‘ölmüş’ olma hâllerini aynı anda bedeninde taşır. Bu durumda fotoğraf, tek bir gerçeği bildirmez; hakikati bir an için askıya alır. Orada gerçekte ne olup bittiği, bizim bakışımızla belirginleşene kadar - tıpkı kutunun içindeki kedinin kaderinin bilinmezliğin sessizliğinde asılı durması gibi – görüntüde saklı kalır.

Schrödinger, böyle bir fotoğrafa baksa muhtemelen şöyle derdi:
“Bu görüntü bize kesin bir hüküm sunmaz; yalnızca ölçümün, yani gerçekliği doğrulayacak bilginin henüz gelmediğini hatırlatır.” Fotoğrafın dondurduğu an, fiziksel anlamda bir ölçüm değildir, hakikati açığa çıkarmaya yetmez. Bu nedenle durum tek bir biçime indirgenemez; kişi, gözlemcinin zihninde iki ihtimali birden taşımaya devam eder: Uyku ve ölüm, yan yana, iç içe, askıda durarak. Schrödinger’in asıl işaret ettiği şey şudur: Belirsizlik, doğanın özünde değil; onu sabitleyecek bakışın eksikliğindedir. Doğa gizemli olduğu için değil, biz ondan doğrulama talep etmediğimiz için belirsiz görünür. Bu yüzden böyle bir fotoğraf, Schrödinger’e göre gerçeği ilan eden bir kanıt değil; ölçümün henüz yapılmadığını ve anlamın tek bir yöne indirgenmediğini gösteren ‘askıda kalmış’ bir durumdur. Fotoğraftaki sessizlik, gerçeğin suskunluğu değil; bizim henüz onu doğrulayacak bakışı ortaya koymamış olmamızdır.

Sonuç olarak; fotoğraftaki delikanlı, biz onunla temas kurana dek hem uykudadır hem de ölmüştür.

 

Serhat Çıtak, Aralık 2025, İstanbul.