VAR OLMA KILAVUZU

 

KİRPİLERİN UZAKLIĞI

 

Uzak nedir?

Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için,

Gidecek yer ne kadar uzak olabilir?

İsmet Özel, Mataramda Tuzlu Su, Erbain, 1987.

 

Türk sinemasının en derinlikli yönetmenlerinden biri olan Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yılında çektiğiUzak’ filmi; modern insanın yalnızlığını, kendine ve çevresine koyduğu mesafeyi, İstanbul’un karlı, kasvetli, tenha sokaklarının melankolik atmosferinde ustalıkla işler. Film; entelektüel ideallerinden uzaklaşarak reklam fotoğrafçılığına hapsolmuş, ideallerini çoktan geride bırakmış bir kent insanı olan Mahmut ile köyünden iş bulma umuduyla İstanbul’a gelen, hayata dair beklentilerini henüz yitirmemiş, fakat bu beklentileri nasıl gerçekleştireceğini tam olarak bilemeyen genç bir kişi olan uzak akrabası Yusuf’un, aynı evde geçici olarak kesişen zorunlu birlikteliğini merkeze alır. Aynı mekânda bulunmalarına rağmen birbirlerine uzak kalmaları, filmin temel dramatik gerilimini oluşturur. Bu örtük gerilim, birbirine ayna tutan iki farklı yalnızlık biçimini perdeye yansıtır. Aralarındaki mesafe, kış atmosferinin donukluğu, boş odalar, dar mekanlar ve uzun sessizliklerle anlatılır. İki karakter arasındaki ilişki, açık çatışmalardan çok, küçük sürtüşmeler, suskunluklar ve bakışlar üzerinden kurulur. Yüksek ideallerle gündelik hazlar arasında sıkışmış olan Mahmut’un dünyası Yusuf’un yabancı varlığıyla sarsılırken, hayattan geri çekilmesi de duygusal yakınlıktan kaçışında belirginleşir. Yusuf ise derdini ifade edemeyen, ama bedensel varlığıyla mekânda rahatsızlık yaratan bir figür olarak Mahmut’un bastırdığı geçmişini ve kaybolmuş saflığını temsil eder.

Ceylan filminde, modern bireyin anlam kaybını, kendilikle kurulan mesafenin artışı üzerinden sorgular. İletişimsizlik ve yalnızlığın evrensel, kaçınılmaz bir insanlık durumu olduğunu, bunun modern kent yaşamında daha da keskinleştiğini vurgular. Bu bunaltıcı dünyada insan, kaçınılmaz olarak, kendi ideallerinden, geçmişinden, bulunduğu mekândan, en önemlisi kendi benliğinden ve sonunda başkalarından giderek daha da uzaklaşır. Yönetmen filmin sonunda izleyiciye dramatik bir çözüm sunmaz, aksine herkesi kendi mesafesiyle yüzleşmek üzere yalnız bırakır.

İnsanların içinde potansiyel bir duygu olarak var olan ‘uzaklaşma arzusu’, farklı gerekçelerle ve değişik biçimlerde ortaya çıkabilir. Bu arzu, psikolojik veya felsefi açıdan yorumlanabilir.

Yakın bir ilişki sırasında oluşan uzaklaşma isteği, ruhsal bütünlüğü korumaya yönelik sessiz bir savunma düzeneği olabilir. Erken dönemde bakım verenlerle ilişkilerde yaşanan hayal kırıklıkları, duygusal ihmaller veya benlik sınırının ihlal edilmesi; kişinin iç dünyasında, yakınlığı benliğine yönelik bir tehdit olarak algılamasına ve buna ilişkin temkinli bir tutum geliştirmesine yol açabilir. Yakınlaşma bu kişiler için, yeniden incinme, bağımlılık veya yok edilme tehdidi anlamına gelebilir. Böyle bir durumda uzaklaşma; yalnızlık arzusundan değil, benliğin sınırlarını koruma, içsel dağılmayı önleme, kendilik duygusunu muhafaza etme çabasından kaynaklanır. Mesafe, yoğun duyguların yaratabileceği yıkıcı etkilerden koruyan ve ruhsal açıdan nefes alınabilen bir alan yaratır.

Uzaklaşma bazen de bastırılmış çatışmaların bir yansıması şeklinde ortaya çıkar. Birey; sevgi ile öfkenin, arzu ile korkunun, bağlılık ile özgürlük isteğinin bir arada bulunduğu bilinçdışı alandan neşet eden bu çatışmaları çözümlemekte zorlandığında, geri çekilerek ötekine mesafe almayı tercih edebilir. Dış dünyadan uzaklaşmak, iç dünyadaki karmaşayı geçici olarak sakinleştirir; kişi, içsel çatışmalarını başkalarının bakışından korumaya çalışır. Böylece mesafe, bir tür duygusal düzenleyiciye dönüşür.

Psikolojik perspektiften bakıldığında; uzaklaşma arzusu, bağlanma örüntüleriyle iç içe geçmiş bir ruhsal dengeleme düzeneği olarak görülebilir. Bu durum özellikle ‘kaçıngan ve kaygılı bağlanma’ örüntüsüne sahip bireylerde,  erken bakım veren ile kurulan ilişkinin duygusal mahiyeti ekseninde belirginleşir.

Kaçıngan bağlanmada uzaklaşma isteği, benliğin yakınlık karşısında yaşadığı çözülme tehdidine karşı geliştirdiği içsel bir savunma olarak işlev görür.  Çocukluk döneminde bakım verenin duygusal olarak erişilemez, reddedici, aşırı müdahaleci veya tutarsız olması, içsel dünyada ‘ihtiyaç duymanın hayal kırıklığı ile sonuçlanacağı’ şeklinde güçlü bir bilinçdışı inanç oluşturabilir. Yakınlık; o kişi için, muhtaç olduğu bir başkası tarafından terk edilme, onun tarafından denetlenme veya benliğinin onun nüfuzu altında erimesi ihtimali uyandıran bir bağımlılık hali olarak kodlanır. Bu bağlamda ötekiyle yakınlaşma; iç dünyada, emniyet hissi sağlayan yatıştırıcı bir bütünleşme şeklinde değil, boğucu bir tahakküm duygusu halinde tecrübe edilir. Bu nedenle, duygusal mesafe koymak kendini korumanın ve bağımlılık ihtiyacını bastırmanın fark etmeden öğrenilmiş bir yöntemine dönüşür. Böyle bir durumda uzaklaşma arzusu, yakınlık arttıkça kendiliğinden devreye giren bir geri çekilme refleksi gibi işler. Uzaklaşma, benliği tehdit eden duygusal yoğunluğa karşı geliştirilen işlevsel bir savunma haline gelir. Ancak bu sürecin, çok da arzu edilmeyen bazı olumsuz sonuçları vardır. Kişi; başkalarıyla ilişkisinde, farkına varmadan oluşan mesafeyi ‘özgürleşme isteği’ biçiminde tevil etse de kurduğu ilişkiler genellikle, duygusal derinlikten yoksun yüzeysel temaslar düzeyinde kalır. Mesafe benliği korurken, aynı zamanda sahici ilişkileri engelleyen görünmez bir duvara dönüşmüştür.

Kaygılı bağlanma örüntüsünde ise, uzaklaşma arzusu paradoksal bir biçimde ortaya çıkar. Bu bireyler iç dünyalarında yakınlığa yoğun bir ihtiyaç duyarlar; ancak yakınlık bir yandan, terk edilme korkusu ve değersizlik duygularını tetikler. Böyle bir durumda kişi, bu yoğun çatışmayı yönetemeyerek geri çekilme davranışı sergileyebilir. Psikolojik açıdan bu çekilme, sevgi nesnesine yönelik arzu ve korku arasındaki gerilimin dışavurumudur. Sevilen kişi bir yandan vazgeçilmez bir kaynak olarak idealize edilir, öte yandan her an kaybedilebilecek, güvenilmez bir figür olarak algılanır. Birey ilişkiye güçlü bir yatırımla yönelirken, yakınlığın yaratacağı terk edilme kaygısıyla da baş etmek durumunda kalır. Yüceltme-değersizleştirme salınımı içinde, ötekine adeta yapışma eğilimi belirginleşir. Uzaklaşma arzusu burada çoğunlukla bir savunma düzeneği şeklinde belirir: “Bırakılmadan önce ben uzaklaşayım.” Terk edilmeden önce geri çekilmek, acıyı önceden kontrol altına alma çabasıdır. Mesafe koymak da bağlanmanın yol açtığı içsel fırtınayı dindiren kısa süreli bir sığınak olarak işlev görür. Ancak yeterince olgun ve sağlam bir benlik yapısı bulunmadığından, ortaya çıkan mesafe hızla yoğun boşluk, değersizlik ve derin kayıp duygularına dönüşür. Uzaklaşma, kaygıyı paradoksal biçimde daha da büyütür. Kişi geri dönmek, daha sıkı tutunmak, sevildiğine ilişkin sağlam bir onay almak ister.  Böylece yakınlık ile uzaklık arasında gidip gelen, bilindik ama yorucu bir döngü oluşur. Bu bağlamda uzaklaşma, sevginin yokluğuna değil, sevginin taşıdığı risklerle baş edebilme kapasitesinin sınırlılığına işaret eder.

Güvenli bağlanmada uzaklaşma arzusu, insanın kendi dünyasına çekilme ihtiyacının doğal ve sakin bir ifadesi gibidir. Psikolojik açıdan benliğin ayrışma-bireyleşme sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamış olduğunun bir göstergesidir. Erken dönem bakım verenlerle kurulan ilişkiler, tutarlılık ve süreklilik sağlayacak biçimde içselleştirilmiştir. Bu nedenle ötekiyle kurulan bağ, fiziksel veya duygusal mesafeyle kolayca çözülen, kırılgan bir yapı değildir. Öteki gözden kaybolduğunda bireyin zihninde yok olmaz, iç dünyasında yaşamaya devam eder. Bu bireyler için mesafe alma, duygusal yatırımın tazelenmiş bir biçimde yeniden yansıtılmak üzere, geçici olarak dinlendirilmesi anlamına gelir. Bu uzaklaşmada kaygı veya panik duygusu yoktur, doyurucu bir ilişkiye geri dönüleceğini bilmenin huzuru vardır. Uzaklaşma isteği ortaya çıktığında benlik, bunu bir kopuş değil, kendini yeniden düzenleme ihtiyacı olarak deneyimler. Kişi kendi iç dünyasıyla temasını sürdürürken, ötekinin zihinsel temsiline erişimini de kaybetmez. Bu nedenle uzaklaşma arzusu, ilişkinin esnekliğini arttıran ve bütünlüğünü koruyan bir unsur olarak işlev görür.

İlişkilerde yaşanan türlü sorunlar çözülemeyecek bir yumak haline geldiğinde, kişinin bazen bir mesafe alarak kendisine uzaktan bakmaya çalışması işlevsel bir yöntem olabilir. Bir labirentin içinde kaybolduğumuzda, o labirente yukarıdan bakabilmenin bir yolunu bulmak gibi.

İnsan kendisine dışarıdan veya yukarıdan nasıl bakabilir? Böyle bir ihtiyaç duyulması halinde, kişinin öncelikle sıcak tartışma ortamından bir süreliğine uzaklaşıp yalnız kalması gerekir. Sonra kendisine bazı sorular sormalıdır: “Ben şu an ne yaşıyorum? Hangi duygular içindeyim? Karşımdaki kişinin hangi sözü, tavrı veya davranışı bu duyguları tetikliyor? Geçmişimde benim için önemli olan bir kişinin herhangi bir sözü, tavrı veya davranışı bende benzer bir duyguyu tetiklemiş miydi? Benim içimde bu duyguyu oluşturan şey, gerçekte şu an karşımda bulunan kişinin bir sözü mü, yoksa geçmişte beni incitmiş olan bir kişinin tavrı mı? Şimdi bu duyguların etkisi altındayken, karşımdaki kişiye nasıl davranıyorum? Bu davranışım ilişkimizde ne tür bir etki yaratıyor? ” Bu sorulara dürüst ve samimi yanıtlar verilebilirse, insanın kendisine ve ilişkisinde yaşadığı sorunlara dair bir farkındalık geliştirmesi yolunda ilk adım atılmış olur.

Felsefi düzlemde; insanlardan uzaklaşma arzusu, bireyin varoluşunu koruma ve anlamlandırma çabasının parçası olarak ortaya çıkar. İnsan; doğası gereği başkalarıyla kurduğu ilişkiler sayesinde kendisini ve ötekini anlar, dil, değerler ve anlam dünyası ancak toplumsal bir bağlam içinde şekillenir. Ancak bu ilişkiler yoğunlaştıkça, birey kendi iç sesini kaybetme, başkalarının beklenti ve yargılarının bazen yakıcı olabilecek sıcaklığı altında eriyerek yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Tam da bu noktada uzaklaşma isteği ortaya çıkar: Bu istek, başkalarını tümüyle reddetmekten ziyade, insanın kendisiyle yeniden temas kurma ihtiyacından kaynaklanır.

Felsefe tarihinde bu geri çekilme hali çoğu zaman bir zayıflık değil, bilakis bilgelik ve içsel denge arayışı olarak ele alınmıştır. Stoacılar için insanın mutluluğu, kontrol edemediği dış etkenlerden ruhunu koruyabilmesine bağlıdır; bu nedenle başkalarının onayı, öfkesi ya da beklentilerinden uzak durmak, iç özgürlüğü korumanın bir yoludur. Seneca’nın metinlerinde yer alan otium kavramı; insanın kendisini dış dünyanın zorlayıcı taleplerinden bilinçli olarak geri çekerek ruhunu eğittiği, aklını arındırdığı ve içsel düzenini yeniden kurduğu bir yaşam alanını ifade eder. Seneca’nın Cicero’dan devralarak derinleştirdiği ‘otium cum dignitate’ kavramı ise ‘onurlu ve anlamlı bir geri çekiliş’ anlamına gelir. Bu, insanlığın ortak iyiliğine katkı sağlama potansiyelini besleyen bir yalnız kalma girişimidir. Bu süreçte okumak, yazmak, düşünmek ve kendini gözlemlemek otiumun temel unsurlarıdır. Seneca’ya göre kişi bu sayede, insanların arasına tekrar döndüğünde daha adil, ölçülü ve bilge bir tavır sergileyebilir. Stoacı anlayışa göre uzaklaşma; dünyadan kopmaya yönelik pasif bir kapanma değil, dünyayla daha sağlıklı bir ilişki kurmaya yönelik aktif bir tutumdur.

Modern felsefede, insan ilişkilerinin doğurduğu çatışmalar daha belirgin bir biçimde ele alınır. Schopenhauer; insandaki uzaklaşma arzusunu, varoluşun yapısından kaynaklanan zorunlu bir eğilim olarak ele alır. Ona göre insan, özünde doyumsuz bir ‘istenç’ taşır. Bu istenç, bireyin kendi içinde ve başkalarıyla ilişkilerinde sürekli bir gerilim üretir. İnsanlarla yakınlık, rekabeti, kıskançlığı, bağımlılığı ve hayal kırıklığını artırırken; uzaklık da sıkıntı ve boşluk duygusuna yol açar. Schopenhauer bu gerilimi ünlü kirpi meseli ile çarpıcı bir biçimde anlatır. Meseli şu ifadeyle başlatır: “İnsanların toplumu, soğuk bir kış gününde birbirine sokulmak zorunda kalan kirpilerin toplumuna benzer.” Ve şöyle devam eder: “Soğuk bir kış gününde üşüyen kirpiler, hayatta kalabilmek için birbirlerine yaklaşmak zorunda kalırlar; ancak fazla yaklaştıklarında dikenleri birbirine batar ve acı verir. Acıdan kaçmak için bu kez birbirlerinden uzaklaşırlar, fakat bu sefer de soğuk onları tehdit eder. Uzun denemelerden sonra kirpiler ne tam yakın ne de tam uzak olacakları ‘uygun bir mesafe’ bulmak zorunda kalırlar.” Ona göre, insan ilişkileri de böyledir: Ne tam yakınlığa ne de tam uzaklığa katlanılabilir. İnsandaki uzaklaşma arzusu, başkalarından nefretin değil, acıdan korunma güdüsünün bir sonucudur. Schopenhauer’e göre en katlanılabilir yaşam biçimi, sınırlı temas, içe dönüklük ve estetik veya düşünsel uğraşlar yoluyla istencin baskısını geçici olarak askıya alabilmektir. Bu yönüyle uzaklaşma, insan için bir kaçış değil, acıyla baş etmenin zorunlu bir yöntemidir.  Heidegger ise; uzaklaşma arzusunu insanın ‘herkes gibi olma’ hâlinden sıyrılma isteğiyle doğrudan ilişkilendirir. Varlık ve Zaman’da insanın gündelik varoluşunu ‘herkes’ kavramıyla açıklar: Günlük yaşamda birey, farkında olmadan toplumun hazır kalıplarına uyum sağlar; ne düşüneceğini, neyi isteyeceğini, neyin ‘doğru’ olduğunu çoğu zaman kendisi seçemez ve giderek kendine yabancılaşır. Heidegger’e göre, başkalarından geçici bir uzaklaşma, bu otomatik uyum halini kırarak insanın otantik varoluşunu sahici biçimde gerçekleştirmesine imkân tanıyan bir geri çağırma çabasıdır.

Jean-Paul Sartre’a göre insanlardan uzaklaşma arzusu; başkasının bakışı altında nesneleşme deneyimine karşı duyulan varoluşsal bir tepkidir. Sartre bu düşüncesini, Gizli Oturum adlı oyununda dile getirilen ünlü ‘Cehennem başkalarıdır.’ sözüyle çarpıcı biçimde ifade eder. Sartre burada ‘cehennem’ kavramını, başkalarının sürekli yargılayan, tanımlayan ve sabitleyen bakışıyla özdeşleştirir. Varlık ve Hiçlik adlı eserinde geliştirdiği ‘bakış’ analizinde de insan ilişkilerinin ontolojik gerilimini merkezine alır. Ona göre bilinç, kendi başına ele alındığında ‘kendisi-için-varlık’ olarak özgür bir yapı sergiler; ancak bir başkası tarafından görüldüğü anda, artık ‘başkası için-varlık’ hâline gelir. O anda bilinç, kendi özgürlüğünü dolaysızca yaşayamaz; çünkü başkasının bakışı onu tanımlar, sabitler ve nesneleştirir. Sartre’ın klasik örneği, ‘anahtar deliğinden bakan kişi’dir. Kişi bu eylemi sürdürürken tamamen kendi bilincine gömülüdür; fakat bir başkasının onu gördüğünü fark ettiği anda, ani bir utanç hissi doğar. Kişi, artık yalnızca eyleyen özgür bir bilinç değil, başkası tarafından görülen, değerlendirilen, anlamlandırılan bir ‘nesne’ hâline gelmiştir. Bu bağlamda Sartre’da insanlardan uzaklaşma arzusu, özgürlüğün başkalarının bakışı tarafından dondurulmasına karşı duyulan savunma ihtiyacıdır.

Emmanuel Levinas ise, Sartre’nin bu yaklaşımına yönelik en güçlü eleştirel argümanlardan birini geliştirmiştirFormun ÜstüFormun Altı. Levinas, ötekiyle ilişkiyi yargılayan bir bakış ya da ontolojik bir çatışma alanı değil, ‘özneyi kendiliğinden sorumluluğa çağıran etik bir olay’ olarak tanımlar. Bütünlük ve Sonsuzluk isimli metninde; başkasıyla karşılaşmanın temelde etik bir olay olduğunu anlatır. Ona göre yüz, karşımızdaki kişinin kırılganlığını ve savunmasızlığını açığa çıkaran bir anlam alanıdır. Bu nedenle; “Yüz ‘konuşur’, çünkü daha hiçbir söz söylenmeden bana bir anlam iletir. Yüz ‘beni sorgular’, zira beni kendi merkezimdeki rahat konumdan çıkarır ve ‘başkasına karşı sorumluluğum nedir?’ sorusunu sormamı sağlar. Ve yüz ‘bana buyurur’, çünkü bu karşılaşma etik bir zorunluluk taşır.” Levinas bu buyruğun içeriğini şu cümlede yoğunlaştırır: ‘Öldürmeyeceksin’. Ancak bu; dışsal bir yasa, ahlâki bir öğreti veya teolojik bir buyruk değildir. Yüzün kırılganlığı karşısında öznenin yaşadığı etik zorunluluğun en yalın ifadesidir. Bu nedenle Levinasa göre ‘öteki’; ‘insanı nesneleştiren bir bakış değil, onu yerinden eden, kendisiyle arasına mesafe koymasını sağlayan ve onu etik özne hâline getiren bir yüz’ dür. Sartre’da cehenneme dönüşen başkalık, Levinas’ta tam tersine, insanîliğin başladığı yerdir. Levinas’a göre; Sartre, insan ilişkilerindeki yıkıcı potansiyeli belki teşhis etmiştir, ancak iyileştirici potansiyeli ontolojik olarak eksik bırakmıştır. Başkası bazen cehennemdir; ama insan ancak başkası sayesinde insan olur.

İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği, başkalarıyla kuracağı ilişkinin doğasını belirler. Kendisine uzak olan, başkasına yakın olamaz. Kendisine güvenmeyen, başkasına güvenemez. Kendisini sevmeyen, başkasını sevemez. Ne kadar uzağa gidersek gidelim, sonuçta kendimizle baş başa kalırız. Öyleyse; iç dünyamızın kasvetinden bunaldığımız veya dış dünyanın ilişkiler yumağında yorulduğumuz zorunlu ve geçici haller dışında, uzaklaşarak ulaşabileceğimiz bir ‘Dârü’s-selâm’ yoktur. Bu dünyada huzuru; kendimize samimiyetle yaklaşarak, buradan edindiğimiz tecrübeyle dürüstlük ve bilgelik içinde yaşayarak, başkalarına yakınlık ve sevgi göstererek bulabiliriz.    

 

                                                                                                                                  Serhat Çıtak, Ocak 2026, İstanbul.