VAR OLMA KILAVUZU

 

MÜHÜRLENMİŞ ANILAR

 

Sinemanın bir sanat olarak temel düşüncesi, yönelimi; tüm olgusal biçimleri ve tezahürleriyle zihne nakşedilmiş, mühürlenmiş zamandır. Andrei Tarkovsky, Mühürlenmiş Zaman, 1985.

 

Lise yıllarımda Bobby Vinton’un yorumundan dinlediğim ‘Sealed With a Kiss’ şarkısı, o yaşlarımda hem ezgisi hem de sözlerinin içeriği ile aklımda iz bırakmış, sonraki yıllarda uzun süre çalma listemde yer almıştı. Şarkı, ayrılık ve sadakat temasını ‘mühür’ metaforu üzerinden işleyen romantik bir klasiktir. 1960 yılında ünlü söz yazarı ikili Peter Udell ve Gary Geld tarafından yazılmıştır. Dünya çapında bir hit olmadan önce ilk olarak 1960'ta The Four Voices adlı grup tarafından kaydedilmiş ancak pek ilgi görmemiştir. Şarkının asıl kimliğini bulması ve hafızalara kazınması, 1962 yılında Brian Hyland ’ın yorumuyla gerçekleşmiştir. 1972'de Bobby Vinton tarafından tekrar yorumlanmıştır. Şarkı, yaz tatili biterken birbirinden ayrılmak zorunda kalan iki sevgilinin duygularını ve vaatlerini anlatır. Başrol karakteri, sevgilisine her gün aşkını anlatan bir mektup yazacağına, her mektubun sonunu sembolik bir öpücükle mühürleyeceğine söz verir. Bu, yazılı sözlerin ötesinde bir ‘duygu tescili’dir. Antik dönemlerdeki mühür yüzüklerinin bir belgenin doğruluğunu kanıtlaması gibi, sevgilinin sadakatini bu sembolle kanıtlamasını yansıtır.

Mühür, temel olarak; bir kimsenin, bir kuruluşun adının veya nişanının tersine kazılı bulunduğu, bir şeyin doğruluğunu kanıtlamak üzere imza yerine kullanılan metal, taş veya lastik gereçtir. Bir şeyin açılmasını önlemek için üzerine konulan, bozulması halinde müdahale edildiğini kanıtlayan balmumu, kurşun veya kâğıt baskı biçiminde kullanımları vardır.

Kelime Türkçe’de bir nesneyi veya belgeyi kalıcı olarak işaretlemek, onaylamak, güvence altına almak amacıyla kullanılan damga anlamına gelir. Farsça’da ‘damga, mühür, işaret’ anlamına gelen ‘muhr’ (مُهر) kelimesinden Türkçe’ye geçmiştir. Ancak kökeni daha eskilere, Hint-Avrupa dil ailesine kadar uzanır. Sanskritçe’de ‘mudrā’ mühür, işaret, mühür yüzüğü anlamına gelir, bir mülkiyetin tescil edilmesinden duyulan memnuniyet işareti olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Arapça’daki ‘muharr’ (محَرّ) ve ‘muhur’ kelimeleri de benzer anlamlarda belgelerde damga veya mühür işaretini ifade eder. Özetle, mühür kelimesi hem fiziksel bir damgayı hem de mecazi anlamda ‘iz bırakma, kalıcılık’ kavramını ifade eder. Bir şeyin üzerine vurulan mühür, o nesneye bir kimlik ve aidiyet kazandırır.

İslam literatüründe mühür kavramı hem metaforik hem de idarî anlamlarda kullanılmıştır. Klasik İslam düşüncesinde çoğunlukla bir şeyin tamamlanması, kapatılması, doğrulanması veya sonlandırılması anlamlarını taşır. Kur’ân’da; çoğunlukla kalp, kulak veya ağız üzerine vurulan metaforik bir mühür anlamında, insanın hakikati algılama yetisinin kapanmasını veya bir sürecin kesinleşmesini anlatan güçlü bir sembol şeklinde kullanılır. Bakara suresinin 7. Ayetinde şöyle söylenir: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine perde çekmiştir.” Burada mühür, fiziksel bir kapatma değil, sürekli inkâr ve inat sonucunda hakikati anlama kapasitesinin kapanması anlamında yorumlanır. Tasavvuf geleneği de bu metaforu içsel bir süreç olarak ele alır: insanın kalbi başlangıçta hakikati algılayabilecek bir açıklığa sahiptir; ancak gaflet, kibir veya aşırı dünyevî bağlılık zamanla bu açıklığı daraltır. Böylece kalp, hakikati taşıyamayacak kadar katılaştığı için mühürlenmiş olur. Kur’ân’da mühür kavramının bir diğer önemli kullanımı da kıyamet günü ile ilgilidir. Yasin suresinin 65. Ayetinde şöyle söylenir: “O gün biz kafirlerin ağızlarını mühürleyeceğiz. İşte o zaman elleri ve ayakları dile gelecek…”

Hristiyanlık inancının kutsal kitabı olan Kitab-ı Mukaddes’te geçen ‘yedinci mühür’ kavramı da kıyametle ilgili bir semboldür. Bu anlatı özellikle Vahiy’in 5-8.bölümleri arasında yer alır. İnanışa göre; Tanrı’nın sağ elinde tuttuğu, yedi mühürle kapatılmış,  kaderi, ilahi yargıyı ve dünyanın sonuna ilişkin olayları içeren bir parşömen (veya kitap) vardır. İlk altı mühürün açılması savaş, kıtlık, salgın hastalıklar ve depremler gibi çeşitli felaketleri başlatırken, yedinci mühür Tanrısal yargının son aşamasının başlangıcını temsil eder. Mühürleri açma yetkisi yalnızca ‘Kuzu’ya, yani Hristiyan yorumuna göre İsa Mesih’e verilmiştir. Vahiy Kitabı 8:1’de geçen “Kuzu yedinci mührü açtığında gökte yaklaşık yarım saatlik bir sessizlik oldu.” İfadesi apokaliptik literatürün en yoğun sembollerinden biridir. Mistik geleneklerde bu sessizlik, kozmik bir bekleyiş, ilahi yargının eşiği ve varoluşsal bir duraklama olarak yorumlanır. Tanrı’nın varlığı insan diliyle ifade edilemediği için, en yüksek teolojik deneyim bazen söz değil sessizliktir. Tanrı’nın sözü yaratılışı başlattığı gibi, sessizliği de yaratılışın kaderine dair son kararı önceleyen bir boşluk oluşturur. Böyle bir okumada yedinci mühür, felaketlerin başlangıcından çok daha derin bir şeyi temsil eder: anlamın eşiğini. İnsanlığın tarihi, felaketler ve yargılarla dolu bir anlatı olarak ilerler; fakat nihai anlam, tam da konuşmanın bittiği yerde belirir.

Ingmar Bergman’ın 1957 yılında gösterime giren, bu kavramdan mülhem ‘Yedinci Mühür’ filmi, veba salgınıyla kuşatılmış bir dünyada ölümle yüzleşen bir şövalyenin hikayesini, Tanrı’nın sessizliği karşısında anlam arayan insanın varoluşsal yolculuğuna ilişkin bir alegoriye dönüştürür. Sessizlik, Tanrı’nın insana cevap vermeyişini, insanın kader karşısındaki çaresizliğini temsil eder. Mühür ise, nihai hakikatin bilinmezliğini sembolize eder. Tanrı konuşmadığında, insan kendi iç sesi ile baş başa kalır.

Bu sembol başka yönetmenlerde de güçlü bir yankı bulmuştur. Özellikle Andrei Tarkovsky, zaman ve hakikat üzerine düşünürken, sessizliğin metafizik boyutuna sık sık vurgu yapar. Tarkovsky’ye göre gerçek sanat, seyircinin iç dünyasında bir tür sessizlik alanı yaratır. Bu anlamda apokaliptik metindeki göksel sessizlik ile Tarkovsky’nin sineması arasında dikkat çekici bir paralellik vardır: her ikisi de olayların gürültüsünden çok varoluşun derin duraksamasını görünür kılar.

Tarkovsky’nin 1985 yılında yayımlanan ‘Mühürlenmiş Zaman’ kitabı, sinema sanatının estetik, felsefi ve ruhsal boyutlarını derinlemesine inceleyen bir eserdir. Tarkovsky, bu kitabında sinemayı sadece bir anlatı aracı olarak değil, zamanın, hafızanın ve insan bilincinin bir yansıması olarak ele alır. Ona göre film, yaşamın doğal ritmi ve duygusal deneyimleriyle paralel olarak akan bir zaman deneyimidir. Sinemada zaman, sadece bir olay örgüsünü aktarmak için değil, izleyicinin zihninde ve duygularında yaşayan bir deneyim olarak işlenmelidir. Sinemasal açıdan, bu yaklaşım Tarkovsky’nin ünlü uzun plan sekansları, durağan sahneleri ve doğal ışık kullanımı ile doğrudan bağlantılıdır. Her sahne, izleyicide zamanın akışını hissedebilme ve karakterin iç dünyasına nüfuz edebilme imkânı yaratır. Örneğin bir karakterin sessizce bir odada vakit geçirmesi veya doğanın durağan bir ritmiyle kesişen sahneler, zamanın kendisini adeta mühürleyerek izleyiciye sunma girişimidir. Ona göre kamera yaşamın akışından seçtiği bir anı geri dönülmez bir zaman izi olarak muhafaza eder. Böylece sinema, izleyiciyle ruhsal bir diyalog kuran bir sanat formu hâline gelir. Kitabında bu konudaki görüşünü şöyle ifade eder: İnsanoğlu sanat tarihinde de kültür tarihinde de zamanı mühürlemenin doğrudan yolunu buldu; ayrıca, kaç kez istiyorsa o kadar kez ekranda zamanı yeniden üretme, onu yineleme, ona dönme olanağını elde etti. Gerçek zamanın matriksi geçti insanın eline. Yaşanmış ve sabitlenmiş zaman, artık metal kutularda uzun süre korunabilirdi.

Bu satırları yazmadan bir süre önce annemi kaybettim. Geçirdiği bir ameliyat sonrasında beyin damarlarını tıkayan pıhtılar nedeniyle şuuru kapandığı için, vefatından önceki yaklaşık üç aylık bir süre boyunca yoğun bakım servisinde kaldı. Onunla son kez ameliyatından önce konuşmuştum. Bir daha iletişim kuramadık, tam bir sessizliğe büründü. Hastanede kısa sürelerle onu her ziyaret edişimde, yanında olduğumu hissettirebilme umuduyla onunla kendimce sohbet ettim. Yüzüne dokundum, elini tuttum. Vefatından birkaç gün önce onunla vedalaşabilmiştim.

Annem fedakâr, çalışkan, marifetli bir insandı. Elinde olanlarla güzel bir şeyler üretme becerisine sahipti. Yaptıklarını paylaşmayı, sofrasında misafir ağırlamayı severdi. İnsanlarla kolay bağ kurabilen, neşeli ve dışadönük bir yapısı vardı.  Pek çok kişinin gönlünde iyi bir yer edinmişti. Mücadeleci ve dirençliydi. Uzun ömründe çektiği türlü sıkıntılara rağmen, hayata tutkuyla bağlıydı. Altmış beş yıllık eşini üç buçuk yıl önce kaybedince sarsıldı, kırk yıldır birlikte yaşadıkları evde yalnız kalmak onu derinden etkiledi.  Annemin vefatından sonra o eve giderken içimi bir hüzün kaplamıştı. Kapıyı çaldığımda, annemin içeride olmadığını biliyordum. Yine de kapıyı bir başkası açınca kendimi yalnız ve mahzun hissettim. Annemle babamın kırk yıl birlikte yaşadıkları, çocukluğum ve gençliğimin geçtiği ev ilk kez bana uzak görünüyordu. İçeride salonda bulunan yakınlarımla üzüntümü paylaşırken, sanki arka odadan annemin salona gelivereceği duygusuna kapılmıştım. Her bir köşesinde ondan izler taşıyan evin odalarını dolaşırken, artık onun evde olmadığı gerçeğini kabullenmeye başlamıştım. Bir binayı ev haline dönüştüren şeyin, o evin içinde yaşayanların varlığı olduğunu acı bir tecrübeyle idrak etmiştim. Annemin bazı eşyalarını ondan bir hatıra olarak saklamak niyetiyle dolapları karıştırırken, bir torbanın içinde eski siyah beyaz fotoğraflara rastladım. Annemle babamın çocukluk, gençlik yıllarına, evlendikleri döneme, çocuklarının ilk doğduğu günlere, giderek yaşlandıkları, torun sahibi oldukları yıllara ait, kimisi evlerin içinde, bazıları kırlarda, çalışma ortamlarında çekilmiş, bazılarının arkasına el yazısı ile notlar alınmış, tarihler düşülmüş birçok eski fotoğraf. Çekildikleri anları, geri dönüşü olmayacak şekilde mühürleyerek ölümsüzleştiren pek çok anı karesi.

Roland Barthes, ‘Camera Lucida’ adlı eserinde fotoğrafın felsefi ve duygusal boyutlarını derinlemesine ele alır. Ona göre fotoğraf; bir anın gerçekten yaşandığının kanıtıdır, ancak aynı zamanda o anın artık geri dönmeyecek olduğunun da sessiz bir tanıklığını taşır. Kendi ifadesiyle: “Bu fotoğraf vardır… olmuştur… artık bir daha olmamış olmayacaktır.” Barthes, düşüncesini ‘studium’ ve ‘punctum’ kavramlarıyla destekler: Studium, fotoğrafın genel ve yorumlanabilir yönüdür; izleyici burada fotoğrafın anlamını öğrenir veya bağlamını kavrar. Punctum ise fotoğrafın izleyiciyi derinden etkileyen, kişisel ve duygusal olarak çarpan psikolojik unsurudur. Bu yönüyle fotoğraf; insan deneyimine yoğun bir varoluşsal boyut katar, anı dondurur ve onun üzerine sabit bir damga vurur. Barthes’a göre fotoğrafın gücü, var olmuş olanı geri döndürülemez biçimde mühürlemesinde yatar. Fotoğraf karesinde görülen kişi ya da nesne artık o anın dışına çıkamaz; görüntü, varlığın belirli bir anına vurulmuş bir mühür gibi kalır. Bu nedenle Barthes için fotoğraf her zaman ölümle akrabadır: fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz şey aslında ‘yaşamış ama artık geçmişte kalmış olan’dır. İzleyici, görüntüye bakarken hem geçmişi hem de kaybı deneyimler.

Annemi yeryüzü toprağına emanet ettik, ardından rahmet duaları okuyarak ruhunu sonsuzluğa uğurladık. Toprak, annemi müşfik bir ana gibi bağrına bastı, içine aldı ve üzerini örttü. Toprağın bedenini örtmesiyle birlikte dünya hayatı tamamlandı. O andan itibaren sessizlik hâkim oldu.

Ölüm böylece, hayatın üzerine vurulmuş nihai bir mühür gibi, yaşamın açık uçlu akışını tamamlanmış bir hikâyeye dönüştürüyor. Yaşam, artık anlamı ancak geriye dönük olarak okunabilen değiştirilemez bir bütün hâline geliyor. Gidenin ardından; onunla yaşanan her şey, bir fotoğraf karesine veya bir film şeridine aktarılır gibi usulca hafızalarımıza yerleşiyor.

Serhat Çıtak, Mart 2026, İstanbul.