VAR OLMA KILAVUZU

 

GEÇMİŞİN HAYALETLERİ

 

Judith Herman, ‘Travma ve İyileşme’ isimli kitabının önsözünde şöyle diyor: “Halk söylenceleri, hikâyeleri anlatılana kadar mezarlarında rahat etmeyi reddeden hayaletlerle doludur.”

 

Mesleki tecrübem, bu ifadeyi defalarca doğrulayan farklı anlatıları barındırıyor. Daha önce kimseyle paylaşıl(a)mamış rahatsız edici geçmiş yaşantılar, günün birinde görüşme odasının içinde sözcüklere dönüşür ve usulca zihnimize yayılır. Bir güven ilişkisinin gelişmesini takip eden sağaltıcı iş birliği sürecinde, anlatan ile dinleyen arasında sıkıntıyı giderek hafifleten bir iletişim biçimi ve geçişkenlik oluşur. ‘Katı olan her şeyin buharlaşarak havaya karışması ’ gibi, bir mürekkep damlasının suda dağılması gibi.

 

Yaşayacağımız her bir an, yaşadığımız andan itibaren değiştirilemeyecek şekilde geçmişe doğru yol alır. Zamanın çarkını tersine çevirme olanağımız yoktur, ancak onun ritmine ayak uydurabilirsek dans boyunca onu yönlendirebilme şansını bulabiliriz. Bu ritmi kavrayabilmek, belli yaşam deneyimlerinden geçerek olgunlaşmayı gerektirir. Henüz bu olgunlaşmaya erişemeden maruz kaldığımız acı tecrübeler, yazık ki hayat boyu taşıyacağımız ağır yükler olarak içimize yerleşir.

 

- Güncel sorunlarımızın temelinde geçmiş yaşantılarımızın nasıl bir etkisi vardır? Benzer hayat tecrübeleri, her birimizi aynı biçimde mi etkiler?

 

Yeryüzündeki varlıkların çeşitliliği, bana her zaman büyüleyici gelmiştir. Bu çeşitlilik, aynı anda hem değişimi hem de devamlılığı sağlayan bir canlılık oluşturur. Türlerin gelişimi ve değişimi birbiri ile bağlantılıdır. Tür içinde ortak bazı özellikler olmakla birlikte, türü oluşturan her bir organizmanın son derecede özgün bir yapısı vardır. Halen dünya üzerinde bulunan yaklaşık sekiz milyar insanın her biri de farklı fiziksel, duygusal ve ruhsal özeliklere sahiptir.

 

Hepimiz, doğumumuzdan başlayarak benzersiz deneyimler yaşayarak gelişir ve büyürüz. Bazen ebeveynlerimizin tek çocuğu, bazen de çok sayıdaki çocuklarından biri olarak. Farklı ebeveynlerin çocuklarının birbirinden ayrı yapıda olmaları anlaşılabilir, ancak aynı anne baba tarafından yetiştirilen çocukların, hatta ikiz veya üçüzlerin farklı özelliklere sahip olmaları nasıl açıklanabilir? Bunun değişik sebepleri vardır: Birincisi, doğuştan getirilen kişiye özgü genetik unsurlardır. Bu unsurlar biyolojik yapımızın niteliklerini belirler ve hayat boyu istikrarlı kalmasını sağlar. Bir diğeri de gelişim süreci boyunca karşılaşılan çevresel koşullardır. Ruhsal özellikleri şekillendiren bu koşulların en önemlisi, anne-baba ve/veya diğer bakım verenlerle kurulan ilişkinin niteliğidir. Bebekler, erken dönemde kendilerine bakım verenlerle yaşadıkları etkileşim biçimlerine güçlü biçimde bağlanırlar ve sonraki duygusal yaşamlarını bunlar üzerinde inşa ederler. ‘Erken dönemde bulunmuş nesneler, sonraki bağlantı kurma deneyimlerinin prototipine dönüşürler.’

 

Anne, her bir bebeğiyle farklı bir ilişki içine girer. Sevgisi ve şefkati benzer olsa da gözündeki ışıltı ve bebeğine dokunuşu başkadır. İlişkinin doğasını belirleyen, nihayetinde iki ayrı insanın etkileşimidir. Anne her bir doğumla birlikte dönüşür, duyguları, düşünceleri, beklentileri değişir. Bebek zaten bambaşka bir varlık olarak annenin dünyasına sokulur.

 

Böylece, her seferinde yeni bir ilişki kurulur. Oyuncu, dekor ve replikler aynı, ama seyirci ve atmosfer farklıdır. Zaman akmaktadır ve ‘aynı nehirde iki defa yıkanılmaz’. İkiz bebeklerde durum biraz daha karmaşıktır. Anne aynıdır, zaman, duygu ve düşünceler benzeşmektedir, ama bebekler farklıdır. Oyuncu, aynı salonda bulunan iki ayrı seyirci grubuna, aynı perdede farklı sahnelerden seslenmektedir. Bu kez ‘aynı nehirde, aynı kişi iki farklı kişiyle birlikte yıkanmaktadır’. Anne ve bebeğin dünyasına sonradan dâhil olan diğer bakım verenlerin bebekle kuracağı ilişki için de benzer prensipler söz konusudur.

 

Winnicott’a göre; erken dönem ilişkisinde önemli olan, sadece beslenmek değil sevgidir. Sonucu belirleyen; annenin bebeğine, ihtiyaç duyduğu güvenli çevreyi sağlayabilme becerisidir. Bir başka önemli nokta; annenin, ihtiyaç olduğunda orada olması, ihtiyaç kalmadığında geri çekilmeyi bilmesidir. Bebeğin, kucaklayıcı bir çevre içinde, korunduğunu bilmeden korunması gerekir.  

 

Ebeveynler, çocuklarına acı verici deneyimler yaşattığında ne olur? Çocuk ebeveynden kaçınıp, daha haz verici nesnelere mi yönelir? Fairbairn’e göre yanıt ‘hayır’dır. Fairbairn, istismar edilmiş çocuklarla yaptığı çalışmalarda, çocukların ebeveynlerine bağlanmalarının ve sadakatlerinin yoğunluğundan etkilenmişti. ‘Haz ve doyumun eksikliği bağları zayıflatmamıştı. Tersine bu çocuklar acıyı, başkalarıyla bağlantı kurmanın bir biçimi, yeğlenen biçimi olarak arar olmuşlardı.’

 

Anne ve diğer bakım verenler, değişik sebeplerle çocuklarıyla ideal bir ilişki kuramayabilirler. Bu; temel beslenme ve bakım ihtiyaçlarının tam vaktinde ve uygun biçimde karşılanamaması veya sevgi, şefkat ve temel güven duygusunun yeterince sağlanamaması şeklinde olabilir. Böylesi durumların, çocuğun kimlik gelişimi, kişilik yapısı ve bağ kurma becerileri üzerinde belirgin etkileri olacaktır. Bazen de bakım verenlerin ya da ‘diğerlerinin’ yol açtığı çok daha katastrofik ve yıkıcı travmalar yaşanabilir: duygusal, fiziksel veya cinsel ihmâl ya da istismar gibi. Bu olayların da çocuğun sonraki hayatını çok derinden ve kalıcı biçimde etkileyen sonuçları olacaktır.

 

Erken çocukluk döneminde karşılaştığımız aynı yaşam olayları, her birimizi farklı biçimde etkiler. Bu farklılık çoğunlukla; maruz kalınan örselenmenin niteliği, şiddeti, süresi, yarattığı hayal kırıklığı ve çaresizlik duygularının değişken olmasından kaynaklanır. Travma sonrasında gelişebilecek sonuçları belirleyen temel unsurlardan birisi ‘psikolojik dayanıklılık’tır. Bu, kişinin zorluklara dayanabilme ve bunların üstesinden gelerek hayatını sürdürebilme yeteneğini ifade eden bir kavramdır. Bireysel ve çevresel faktörler psikolojik dayanıklılığı şekillendirir. Bireysel faktörler; zekâ, kişilik yapısı, benlik algısı, özgüven, aidiyet duygusu ve esnekliktir. Çevresel faktörler, iyi ebeveynlik ve sosyal destektir. İyi ebeveynliğin, dayanıklılığı arttıran en önemli faktör olduğu düşünülür. Sosyal destek ise kişinin aile içinde ve dışında dayanışma ve güven hissedebilmesi, yakın iletişim ve güçlü bağlara erişebilmesi demektir.

 

Yine Fairbairn’e göre her birimiz, en erken ilişkilerde içselleştirdiğimiz örüntülere göre ilişkilerimizi şekillendiririz. Erken dönem nesneleriyle kurulan bağlanma biçimleri, yeni nesnelerle tercih edilen bağlanma biçimleri haline gelirler. Yeni sevgi nesneleri, geçmişte doyum sağlamayan nesnelere benzerlikleri nedeniyle seçilirler; yeni eşler ile eski, beklenen davranışları kışkırtır biçimde etkileşime girilir; yeni yaşantılar eski beklentileri doyurmuşlar gibi yorumlanırlar. ‘Yeni nesnelerle tatmin edici ilişkiler kurulabileceğine inanmadıkça, kimse eski nesnelerle kurduğu güçlü ve alışkanlık yaratan bağlarından vazgeçemez.’

 

‘Hayatımız üzerine düşünmek’, karşılaştığımız sorunların çözümü konusunda iyi bir ilk adım olabilir. Bu sorunların bir bölümü; çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılığa dair dönemsel sıkıntıları yansıtabilir. Bir kısmı; öğrencilik, evlilik, sosyal ve mesleki sorumluluklarla ilgili olabilir. Bazıları, ilişki ve bağ kurmakla ilgili zorluklardan kaynaklanabilir. Ayrıca; anlam, yalnızlık ve ölüm gibi daha derin ve varoluşsal kaygıların yol açtığı sorunlarla karşılaşabiliriz. Dönemsel olan ve sorumluluklarla ilgili sorunlar görece daha kolay ve kısa zamanda çözümlenebilir. Varoluşsal sorunlarla, neredeyse bir hayat boyu yüzleşmek ve mücadele etmek gerekir. İlişki sorunları ise, çoğunlukla tekrarlayıcı davranış kalıpları biçiminde karşımıza çıkar. Bazen pek çok kişi arasından, bize acı verme potansiyeli olan kişileri tercih eder ve onlarla içinden çıkmakta zorlandığımız bir girdaba kapılırız. Bazen de, farklı bir role girerek ilişki kurduğumuz kişilerde üzüntü ve hayal kırıklığı yaratırız. Eğer farkına varamazsak, bu davranış örüntüsü uzun yıllar boyunca devam edebilir.

 

Güncel sıkıntılarımızın temelinde geçmiş yaşantıların etkisi olsa da, sadece geçmişe uzanarak orada olanları hatırlamak ve anlamak kalıcı bir çözüm için yeterli değildir. Öncelikle sorunu ortaya koymak, olabildiğince nesnel bir yaklaşımla incelemek ve yorumlamak gerekir. Sonraki adım, sorun ile geçmiş yaşantılar arasında bir bağlantı olup olmadığını değerlendirmektir. Bu aşamada, bir ‘bilişsel farkındalık’ geliştirilebilir. Ancak bu, güncel sorun ile tekrar karşılaşılması sırasında edinilecek olan ‘yaşantısal farkındalık’ ile pekiştirilmelidir. Bu, uzun ve meşakkâtli bir yolculuk olacaktır. Kişi bu yola çıkmaya özgür iradesiyle kendisi karar vermelidir. Sonrasında, yolculuk boyunca ihtiyaç duyacağı deneyimli ve güvenilir bir rehberi seçmelidir.

 

Geçmişimizin hayaletleri ile cesaretle yüzleşebilirsek, onların hikâyelerini sabırla dinleyip anlayabilirsek, hem onların rahatlık içinde mezarlarına dönmelerini sağlayabilir hem de kendimizi onarabiliriz. Böylelikle; halk söylencelerine kendi hikâyemizi ekleyebilir, alışkanlık yaratan geçmiş bağlarımızdan vazgeçebilir, karşılaşacağımız yeni insanlarla sağlıklı ve tatmin edici ilişkiler kurabilir, kendimiz ve değer verdiğimiz başkaları için aydınlık ve huzur dolu bir gelecek inşa edebiliriz.

 

Serhat Çıtak

Şubat 2022, İstanbul